Nedir

GÖREME « Türkiye Coğrafyası

Nevşehir ilinin Ürgüp ilçesine bağlı bir köy. Kasabanın 12 kilometre batısında bulunmaktadır. İçinde bulunan sayısız peribacaları sayesinde dünyaca bir ün kazanmıştır. Bizans devrinden kalma mağra kiliseleri, kayalara oyulmuş barınaklar, buranın en büyük özelliğidir.Bu sebebler dolayısı ile taşıdığı tarihi önem, Göreme'yi bir turist bölge yapmaktadır.

JAPONYA « Dünya Coğrafyası

Asya'nın doğusunu çevreleyen adalarda kurulmuş imparatorluğun adı. Dört büyük adadan meydana gelmiştir. Merkez adası olan Hondo (Nippon) Hokkaido (Yeso) Shikoku, Klıu Shu. Fakat, irili ufaklı Japon adalarının sayısı dört bine varır. Bu adaların toplam, yüzölçümü 379.510 kilometrekare, nüfusu 94.500.000 dir. Başşehir Tokyo'dur.

Coğrafya : Japonya'yı meydana getiren dört büyük adanın Asya'ya bakan yüzü ile Asya kıtası arasındaki deniz derinliği az olmasına rağmen, bu adaların Büyük Okyanus'a bakan yüzlerindeki deniz derinliği çoktur. Hâttâ Japon kıyılarının hemen yakınlarında yeryüzü denizlerinin en derin çukurlarına rastlanır. Bu durum, sığ kıta plâtformları ile derin deniz çukurlarının birbirine bağlandığı bir geçit yerinde olan Japonya'da depremlerin çok sık meydana gelme sebebini pek çok sönmüş ya da işler durumda yanardağın bulunması sağlamıştır. Japonya'yı meydana getiren dört büyük adanın yüzeyi çok dağlıktır .Yanardağ özelliğinde olan bu dağların birbirlerini kestikleri yerlerle kıyıya yakın yerlerde, nehir sularının getirdikleri alüvyonların meydana getirdiği ovalara rastlanır. İklim bakımından iki farklı özellik gösterir. Kuzeyde sert bir iklim hüküm sürdüğü halde güneyde daha ılıman bir iklim görülür. İklimindeki bu çeşitlilik, özellikle kültür bitkilerinin çok çeşitlilik göstermesine sebep olmuştur. Pirinç, çay, şeker, kamışı, pamuk, darı, buğday yetiştirilen başlıca toprak ürünleridir. Çok kalabalık ve nüfus sıklığı çok fazla olan Japonya'da endüstri çok gelişmiştir. Fakat endüstrinin yanında tarım da önemlidir.

Tarih : Vesikalara dayanan tarihi Milâttan önce yedinci yüzyılda başlayan Japonya'da, XIX. yüzyılın sonlarına doğru Avrupa fikri ve medeniyeti yerleşmeye başlamıştır. Kısa zamanda büyük bir ilerleme gösteren Japonya, 1894 yılında Çin'i yenilgiye uğratmış, 1934 -1905 yılında Ruslarla yaptıkları savaşta da Rusları yenilgiye uğratmışlardır.

Çin'i yenmeleri üzerine Formoza'yı, Rusya'yı yenmeleri üzerine Kore'yi kendi sınırları içine katan Japonlar, Birinci Dünya Savaşı'na da katılmışlar. Doğu Moğolistan ve Çin'de bazı sömürgelere sahip olmuşlardır. İkinci Dünya Savaşından önce askeri kuvvetini çok arttırmış olan Japonya, ikinci Dünya Savaşının başlamasından iki yıl sonra (1914) Almanların yanında ive Hür devletlere karşı savaşa katılmıştır. Bu savaşın ilk yıllarında, çok büyük bir başarı göstererek Uzak Doğu'da pek çok ülkeyi ve adayı işgal etmiş, fakat 1945 yılında A.B. Devletlerince Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine ilk defa uygulanan atom bombası üzerine kayıtsız - şartsız teslim olmayı kabul etmiştir. Bu savaş boyunca işgal ettiği yerleri geri vermiş ve eski sınırlarına çekilmiştir.

Dünyanın ileri ve medenî ülkelerinden biri olan Japonya, meşrutiyetle idare edilen bir krallıktır. Bir millet meclisleri ve çeşitli partileri olmasına rağmen en büyük kudret, Japon geleneğine göre “Anaterasü” adlı bir tanrıçanın soyundan geldiğine inanılan imparatorun (Mikado) nun elindedir.

SERMAYE « Sanayi ve Ticaret

Servetin değişmeyen devamlı gibi kabul edilen bölümüne verilen ad. Sermayenin bir kısmım kullanmak, sahip olunan serveti azalmaktır. Servetin devamlı oluşu durmaksızın yeniden meydana gelmesindendir. Sermayeyi meydana getiren unsurlar olan tarımsal, endüstriyel topraklar, binalar, her türlü makineler, nakil araçları ve her türlü malların bir kısmı süratle, bir kısmı da yavaş yavaş değişir. Değişmemesi, olduğu gibi kalması gereken, sermayeyi meydana getiren mallar değil, sermayenin değeridir. Sermaye, insan vücudu gibi, kendini meydana getiren malzemenin durmadan yenileşmesiyle dokunulmamış bir halde kalır.

TÜRK EDEBİYATINA TOPLU BAKIŞ « Edebiyat

Türk medeniyeti tarihinde, İslâmlığın kabul edilmesinden önceki devre, İslâm medeniyetinin etkisi altında olan devre ve Batı medeniyetine yönelme devresi başlıca bölüm devreleridir. Bu bölüm devreleri, Türk edebiyatı tarihinde de kendini göstermiştir. Buna göre, Türk edebiyatı tarihi, başlıca üç devreye ayrılır:

I - İslâmlığın kabul edilmesinden önceki Türk edebiyatı,

II - İslâm medeniyeti etkisi altındaki Türk edebiyatı,

III- Batı medeniyeti etkisi altındaki Türk edebiyatı.

I - İslâmlığın kabul edilmesinden önceki Türk edebiyatı

Başlangıç tarihi, Orta Asya'da Türklerin ilk medeniyetlerini kurdukları çağlara kadar uzanan bu devir edebiyatı, çeşitli yabancı etkilerden uzak kalmış, tam anlamıyla millî ve yerli bir edebiyat olma özelliği taşır. Bu devre edebiyatında, İsa'dan yüzyıllarca öncelere ait ilk eserlerle beraber, yazanın kullanılmağa başlandığı çağlardaki eserler de yer almaktadır. Bunlar, belli başlı iki lehçe ile yazılmış, tır. Bunlarda birini Oğuz destanının yazıldığı Güney (Uygur) lehçesi, öbürü, Orhun Yazıtlarının yazıldığı Kuzey (Gök-Türk) lehçesidir. Uygur lehçesi, İslâmlığın kabul edilmesinden sonra “Doğu Türkçesi” adını almış ve bilhassa Türkistan'da gelişerek XIV. yüzyıldan sonra “Çağatay lehçesi” halinde devam ede gelmiştir. Kuzey lehçesi, ise İslâmlığın kabul edilmesinden sonra “Batı Türkçesi” adını almış ve batıya doğru gelerek Azerbaycan'da, Anadolu'da yerleşen Oğuz Türkleri arasında gelişmiş, Azerî lehçesiyle birlikte bugünkü Anadolu lehçesine (Türkiye lehçesi) kaynak olmuştur.

İslâmlığın kabul edilmesinden önceki Türk edebiyatı 1) Sözlü edebiyat, 2) Yazılı edebiyat, olmak üzere iki bölüme ayrılmaktadır.

1) Sözlü edebiyat: Başlangıcı, Türk medeniyet tarihi ile bir olan başka bir deyimle, Türk milletinin başlangıç tarihi ile bir olan bu edebiyat, yazının kullanılmağa başlanmadığı devirlerde meydana gelmiş ve nesilden nesile, sözlü bir gelenek halinde, ağızdan geçerek sürüp gitmiştir. Sosyal bir zorunluluk olarak, ilkin din törenlerinden doğmuş sonraları din dışı eğlenceler arasında ve çoklukla musiki ile beraber yürümüş ve başlıca ürünlerini destan, koşuk ve ağıt şeklinde, şiir olarak vermiştir. Sözlü edebiyattaki Türk şiiri, vezninde ve dörder mısralık dörtlüklerle, çok kere yarım kafiye ile söylenmiştir. Her dörtlüğün ilk üç mısrası kendi aralarında, dördüncü mısralar da öbür dörtlüklerin dördüncü mısraları ile (aaab-cccb-dddb-...) kafiyeli olmuştur.

Bu devirde birçok destanlar yaratılmıştır. Ancak bu destanlar, topluca bir şairin malı olmadığı gibi, zamanımıza kadar tam olarak tespit edilip gelememiştir. Bu devredeki başlıca destanlar şunlardır: Alp Er Tunga destanı (Saka Türkleri'nin İranlılarla mücadeleleri anlatılmaktadır). Şu destanı (Saka Türkleri'nin Büyük İskender'le olan mücadeleleri anlatılmaktadır). Oğuz Kağan destanı (Hun'ların büyük hükümdarı Oğuz Kağa'nın Orta Asya'da Türk birliğini ve Hun İmparatorluğu'nu kurması anlatılmaktadır), Bozkurt destanı (Gök Türklerin demirden bir dağı delerek çıkmaları ve büyük bir devlet kurmaları anlatılmaktadır), Dokuz Oğuz Üç Uygur destanı (Uygur'ların erkek bir kurt'tan türeyişleri anlatılmaktadır). Göç destanı (Uygurların göçleri anlatılmaktadır),

2) Yazılı Edebiyat: Eski Türkler arasında yazının yazılmağa başlamasından sonra meydana gelen edebiyattır. İlk yazılı eserler, Türklerin, İslâmlığı kabul etmeden önce kullandıkları ilk yazı olan Gök-Türk yazısı ile yazılanlardır. İlk yazılış zamanları kesin olarak bilinmeyen bu yazılı metinler, Yenişey Kırgız'ları tarafından Gök-Türk harfleriyle yazılmış bulunan (tahminen VI. yüzyıl) “Yenisey yazıtları” dır. Yine Gök-Türk yazısı ile yazılan başka metinler de “Orhun Yazıtları” dır. Dikili taşlar üzerine yazılmış olan bu yazıtlarda Doğu Gök-Türklerin kullandığı ikinci bir yazı olan Uygur yazısı IX. yüzyıldan itibaren kullanılmağa başlanmıştır. Bu yazı ile yazılmış eserler, çoklukla Budizm ile ilgili bir takam dini metinlerdir.

Bunlar Türklere mahsus, sade samimî ve tamamıyla millî bir karakter taşımakta konu ve ruh bakımından İslâmlıktan önceki Türk edebiyatı özelliklerini ihtiva etmektedir.

Bu yazılı eserlerden de anlaşılacağı gibi, İslâmlığın kabul edilmesinden sonra şekil ve ruh bakımından değişmiş, ancak Türk ülkesi üzerinde gelişen Türk edebiyatı, bu eski millî edebiyatın, özelliklerini az çok muhafaza etmiştir. Bilhassa hece vezni, hikâye ve destan türü ve halk edebiyatında kullanılan nazım şekilleri bu edebiyattan gelmektedir.

II - İslâm medeniyeti etkisi altındaki Türk edebiyatı: Türkler, X yüzyılın ikinci yarısından itibaren kitleler halinde İslâmlığı kabul etmeğe başlamışlardır. Türklerin İslâmlığı kabul etmeğe başlaması ile bir yandan bu din Ön-Asya'da yayılıp kuvvetlenmiş, bir yandan da Türk toplum hayatında kökten bir değişme olmuştur. Türk toplumunda ve Türk medeniyetindeki bu kökten değişme ile birlikte, Türk edebiyatında da dil, konu, vezin, şekil bakımlarından değişmeler meydana gelmiştir. Böylece büyük merkezlerde yetişen ve Arap-İran medeniyetinin etkisi altında kalmağa başlayan Türkler, Arap-İran tarzında yeni bir edebiyat kurmağa başlamışlar, sonradan Divan edebiyatı adını alan yeni bir edebiyatın temelini atmışlardır.Öte yandan Arap-İran edebî kültüründen uzak kalan halk kitleleri ise, eski ozanların temsil ettiği edebiyatı İslâmi ruha bürünmüş yeni bir saz şiiri ve halk edebiyatı halinde devam ettirmiştir. Bu iki kol arasında da, hem halk edebiyatından, hem Divan edebiyatından çeşitli özellikler alan yeni bir dinî edebiyat (Tasavvuf edebiyatı)meydana gelmiştir. Böylece,İslâmlığın kabul edilmesinden sonra Türk edebiyatı, nazımda Saz şiiri, Divan şiiri, Tasavvuf şiiri olmak üzere üç koldan yürüyerek gelişmiş nesirde de bunlara paralel eserler meydana getirmiştir.

Böylece, hece vezninde, Türk nazım şekilleriyle, sade bir Türkçe ve halk zevklerine uygun olarak meydanı gelmiş eserlere, genel olarak HALk EDEBİYATI; aruz vezniyle, Arap-İran nazım şekilleriyle ve bu edebiyatların estetik anlayışıyla meydana gelmiş eserlere DİVAN EDEBİYATI denmektedir.

İslâm medeniyeti etkisi altındaki Türk edebiyatı, XI. yüzyıldan itibaren ilk eserlerini vermeğe başlamıştır. III - Batı medeniyeti etkisi altındaki Türk edebiyatı

Osmanlı İmparatorluğu İslâm medeniyetinin etkisi altında birkaç yüzyıl boyunca büyük bir İmparatorluk olarak kalmış; fakat Avrupa'da başlayan yenileşme hareketleri karşısında eski sağlam durumunu kaybetmeğe başlayınca;bu yeni medeniyete kapılarını açmak yoluna gitmeğe çalışmıştır. Bu düşünce ile XII. yüzyıldan başlayarak zaman zaman bir takım yenileşme hareketleri belirmiş ve Avrupa medeniyeti örnek tutulmağa başlamıştır. Fakat zaman zaman olagelen bu yenilik hareketleri,memleketin tüm olan yeni bir medeniyete yönelmesini gerektirecek kadar sağlam ve plânlı hareketler olamamışlardır. Fakat XIX. yüzyılın ilk yarısında, Ortaçağ düzeni ile idare edilmekte olan Osmanlı imparatorluğu'nun, ilerleyen Avrupa karşısında siyasal olarak dayanabilme gücünün, ancak bu yeni medeniyete ayak uydurabilmesi, Batı esaslarına göre devlet kurumlarının yenibaştan düzenlenmesi ile mümkün olabileceği devlet adamlarında ve Türk fikir adamların yerleşen başlıca ana fikir olmağa başlamıştır.Böyle zorunlu bir düşünce ile yapılacak yeniliklerin ana çizgilerini belirten bir ferman 3 Kasım 1839 tarihinde zamanın padişahı Abdülmecit I. tarafından “Tanzimat Fermanı” adı ile yayınlanmış ve ilân edilmiştir. Bu fermanın yürürlüğe girmesi ile başlayan “Tanzimat Devri” nde dağınık bir hale gelmiş olan devletin bütün kurumları Batı esaslarına göre yeni baştan düzenlenmiştir.

Toplum hayatında belirmeğe başlayan bu değişiklikler, edebiyat üzerine de etki yapmıştır. Batı kültürünün etkisi altında yetişmeğe başlayan yeni nesiller böylece Batı edebiyatı yolunda yeni bir edebiyat çığırı açmağa girişmişlerdir.

Böyle bir hareket sonucu olarak da, Türk edebiyatı, başlangıcından itibaren en önemli gelişme ve değişme hareketiyle karşı karşıya kalmıştır. Birkaç yüzyıldır devam eden Türk İslâm geleneği yerine yeni bir geleneğin eklenmesi ile Türk edebiyatı, şekilden düşünceye dil kurallarına kadar önemli değişmelere uğramıştır.

Batı medeniyeti etkisi altında Türk edebiyatı, XIX. yüzyılda başlıca iki devreye ayrılır: Tanzimat edebiyatı, Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun edebiyatı).

1) Tanzimat Edebiyatı: Batı kültürü ile yetişen sanatçıların, Batı edebiyatını örnek tutarak meydana getirdikleri bir edebiyat olan Tanzimat edebiyatı, Tanzimat fermanının ilânından yirmi yıl sonra, 1860 da “Tercüman-ı Ahvâl” gazetesinin yayınlanması ile başlamış ve 1895 tarihine kadar devam etmiştir. Batı kültürüyle yetişen yeni nesil, Divan edebiyatının, yeni hayatı ifadeye yeter olmadığını görmüş ve yeni edebiyat çığırını açmıştır. Bu devirde yetişen sanatçılar, Fransız edebiyatını örnek almışlar ve Divan edebiyatında bulunan edebiyat türlerini Batı anlayışına göre yenileştirmişlerdir.

Fakat bu yenileşme, yalnız edebiyat türleri, yani şekil yönünden olmamış; edebiyatta toplumla ilgili meseleler incelenmiş, toplumla ilgili yeni kavramlara (hürriyet, hak, adalet, vatan, millet gibi) yer verilmiştir. Bu kavramların memlekete yayılması başlıca amaç olarak alındığından edebiyatın Divan edebiyatı gibi aydın ve seçkin kişiler için değil, halk için bir edebiyat olması düşüncesi ile dilde sadeleşme, yazı dilinin konuşma dili haline gelmesi düşüncesi savunulmağa başlanmış; bu hareket noktası, nazımla birlikte Tanzimat nesrinde önemli yenilikler belirmesine sebep olmuştur. Tanzimat edebiyatı şiirinde, konu geliştirilmiş eski nazım şekillerinin yanında örnekleri Fransa edebiyatında bulunan yeni şekiller kullanılmağa başlanmış: “konu birliği” ne ve “bütün güzelliği” ne önem verilmiştir.

Tanzimat edebiyatı nesrinde, eski hikaye ve tarih seyahatname türlerinin yanında roman. Batı anlamında hikâye tiyatro, makale v.s. türlerine yer verilmiş, dil, bir takım düşünceleri yaymak amacı içinde sadeleşmeğe cümle kuralları yer etmeğe başlamıştır. Hikâye roman tiyatro türlerinde toplumla, tarihle ilgili olayların anlatılmasına önem verilmiştir. Tanzimat edebiyatının gerek nazmında, gerek nesrinde Fransız edebiyatında görülen klâsisizm, Romantizm, Realizm gibi akımlara yer verilmeğe başlanmıştır.

Tanzimat edebiyatının başlıca sanatçıları şunlardır.

Şinasi, Ziya Paşa, Namık KemaL Ahmet Mithat Efendi, Ahmet Cevdet Paşa, Ahmet Vefik Paşa, Ali Bey, Ebüz Ziya Tevfik, Recaizade Ekrem, Abdülhak Hamit Tarhan, Sami paşazade Sezai, Muallim Naci, Şemsettin Sami, Nabizade Nâzım.

2) Edebiyat-ı Cedide (Servet-i Fünun edebiyatı) XX. YÜZYIL Bu yüzyılın başlarında Türk edebiyatında çeşitli zevk, şekil ve fikir tartışmaları devam etmekle beraber, Türk edebiyatı, asıl millî karakterini almağa başlamıştır. Yüzyıllar boyunca çeşitli kültürlerin etkisi altında gelişen Türk edebiyatı, XX. yüzyılın başlarında, bu etkilerin her birinden kendine lâzım olan millî unsurları alarak, bütün Türk milletine mal olabilecek özellikler kazanmıştır. Şüphesiz edebiyatımızın bu millîleşmesinin sebeplerinden başlıcası, Türk toplum hayatında bilhassa Cumhuriyetin ilân edilmesi ile meydana gelen büyük devrim hareketidir.

XX. yüzyılın başlarında, Servet-i Fünun edebiyatı topluluğu yolundaki eserler devam ederken bir yandan da yeni bir edebiyat topluluğunun, Servet-i Fünun geleneğini devam ettirmek yolundaki çabası, önem taşır. Fakat, Servet-i Fünun dergisi etrafında toplanan bazı sanatçıların “Fecr-i Âti” adı altında meydana getirdikleri bu topluluk, öbür edebiyat toplulukları gibi fazla verimli olamamıştır.

Bu yüzyılda Divan edebiyatı ortadan kalkmış, tasavvuf edebiyatı eski geniş çevresini bulamadığı için ünlü sanatçılar yetiştirememiştir. Toplum hayatının günden güne daha canlı bir durum alması ve milliyet fikrinin yerleşmeye başlaması ile dilde sade Türkçe ile yazma akımı başlamış ve akım, bu yüzyılda en büyük başarısına ulaşmıştır. Nazımda aruz vezni, yerini hece veznine bırakmağa başlamış, gelişmekte olan saz şiiri; yeni edebiyat hareketi ile beraber giden bir özellik kazanmıştır. Cumhuriyetin ilân edilmesinden sonra da Batı edebiyatından alınan yeni nazım şekilleri ve serbest vezinli nazımla, tam anlamı ile millî bir hüviyet taşıyan yeni edebiyat, bütün millete mal olabilecek vasıflar kazanmıştır.

“Edebiyatta millî kaynaklara dönme” düşüncesi ile başlayan ve kendilerine “millî edebiyatçılar” denen Mehmet Emin Yurdakul, Ziya Gökalp, Ali Canip Yöntem, Ömer Seyfettin gibi sanatçılar dilde sadeleşmenin öncülüğünü etmişler, aruz vezni yerine hece veznini kullanmağa başlamışlar, yerli hayatı yerli düşünceyi eserlerinde aksettirmeyi ön plânda tutmuşlar ve fikir ve ruh bakımından Türkçülük akımının öncüleri olmuşlardır. Bu yolda, hikâye, şiir,makale türlerinde verilen eserlerden sonra, Millî edebiyatçıların yolundan giden ve hece veznini, dilimize daha uygun bir şekilde işlemeyi başaran “Hececiler” adı ile anılan şairler yetişmiştir. Faruk Nafiz Çamlıbel, Yusuf Ziya Ortaç, Orhan Seyfi Orhon, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy gibi sanatçıların öncülüğünü ettikleri Hececiler topluluğundan sonra, bir topluluk olma özellikleri olmayan, fakat meydana getirdikleri eserlerle şiirin şekil ve yapısında, söyleyişinde daha büyük başarıların elde edilmesine sebep olan Ömer Bedrettin Uşaklıgil, Kemalettin Kamu, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dıranas, Cahit Sıtkı Tarancı gibi şairler yetişmiştir. XX. yüzyılda Türk şiiri kazandığı millî olma özelliğinden sonra Orhan Veli Kanık ve arkadaşlarının öncülüğünü ettikleri serbest nazımla, tabiî güzel Türkçe ile yazılan şiirlerle, yeni ileri bir özellik kazanmağa başlamıştır.

Bu yüzyılda, nazımda beliren hareketlerin dışında kalan bazı sanatçılar yetişmiştir. Bu sanatçılar, şekilde es kalmayı ve aruz veznini kullanma tercih etmelerine rağmen, gelişmeye başlayan Türk toplumunun etkisi altında kalmaktan geri kalmamışlar, es olmamakla beraber yeni olmayan ,gerek düşüncede gerek dilde, gerekse ruhta millî olan, yeni olan şiirler meydana getirmişlerdir. Yahya Kemal Beyatlı ve Ahmet Haşim, Mehmet Akif Ersoy, bu yolda yazan sanatçıların ünlüleridir.

Nesir alanında yetişen sanatçılarda aynı toplumsal etkiler altında kalarak, yenileşen ve millîleşen Türk edebiyatına eserler vermekten geri kalmışlardır. Batı anlayışındaki teknik yapıya ulaşan ve roman, hikâye, tiyatro eseri, edebiyat tetkikleri v.b. veren 1 sanatçılar, yine sade bir dilde ve toplumla ilgili meseleleri yazmayı ön plânda tutmuşlar, bu yolda üstün başarılar elde etmişlerdi. Halit Ziya Uşaklıgil ve Hüseyin Rahmi Gürpınar'la başlayan sanatçıların başlıcaları şunlardır Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Rıfkı Atay, Reşat Nuri Güntekin, Peyami Safa, Nurullah Ataç, Fuat Köprülü Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner.

BASEDOW HASTALIĞI « Sağlık

Tiroit bezlerinin fazla çalışmalarından ileri gelen bir hastalık. Alman hekimi Karl von Basedow (1799 - 1854) tarafından bulunduğu için onun adı ile anılır.

Bu hastalıkta tiroit dokusunda irileşme ve artma görülür. Gözler dışarıya fırlar ellerde ve ayaklarda titremeler baş gösterir, çarpıntı artar ve hastalar fazla terlemeden,, heyecanlanmadan yakınırlar.

En çok orta yaşlarda ve çoklukla erkeklerde görülen bir hastalık olan basedow hastalığının, hekim tedavisi ya da ameliyatla iyi olması mümkündür.

ÇALILIK « Bitkiler

Büyük orman bölgelerinde, ormanlar dışında kalan ya da orman boşluklarında bulunan ve iki metreye kadar yükselebilen bodur ağaçlardan meydana gelmiş, yeşil alanlara verilen ad. Burada bulunan ağaççıklara da “çalı” adı verilir.