Nedir

HİNDİSTAN « Dünya Coğrafyası

Asya'nın güneyinde bir cumhuriyet. Britanya Milletler Topluluğu'nun (Com monwealth) bir üyesidir. Yüzölçümü 3.162.000 kilometrekare, nüfusu 402.750. 000, başşehri Yeni Delhi'dir. Cumhuriyet, 14 devlet ve 6 yönetim bölümünden meydana gelmiştir : (Andhra Pradesh, Assam, Batı Bengale, Bihar, Bombay, Keşmir, Kerala, Madhya Pradech, Madras, Mysore, Orissa, Doğu Pencap, Rahasthan, Uttar Pradesh devletleri ile Delhi, Andaman,Manipur Tripura, Laccadiye, Himachal Pradesh yönetim bölümleri).

Ülke, Hind ülkesi denen, Asya'nın güneyindeki üç büyük yarımadadan birisi olan Hindistan yarımadasının büyük bir bölümünü kaplar. Batışım Umman Denizi, Güneyini, Hint Okyanusu, Doğusunu Bengale körfezi kuşatır. Kuzeyi, Pakistan, Himalayalar aracılığı ile Tibet, Çin, Nepal, Bhutan ile sınırlıdır.

Coğrafya : Hind ülkesinin büyük bir bölümünü kaplayan Hindistan, kuzeyde Himalayalardan başlayarak bütün Dekan yarımadasını içine alır. Yüzey şekilleri bakımından üç farklı bölgeden meydana gelmiştir : 1 - Güneyde Hind yarımadasının iç bölümleri, yani Dekan, 600-800 metre yükseklikte bir platodur. Bu plato doğu ve batıdan dağlarla çevrilmiştir. 2.000 metreye ulaşan ve Doğu ve Batı Gafları adını alan bu dağlar, yarımadayı deniz etkilerinden korur. Dağların önünde alçak kıyı ovaları uzanır. Bu kıyı ovaları batıda çok dar (Malabar kıyıları), doğuda oldukça geniştir. (Kromandel kıyılan). 2 - İkinci bölümü, Ganj ovası meydana getirir. Bu ovayı, Ganj ve kollan sular. Çok verimli topraklarla örtülüdür. 3 - Üçüncü bölüm, kuzeyde yükseklikleri ile Asya'nın ve dünyanın en yüksek yerlerini meydana getiren Himalayalar, HindistanTibet'ten ayırır. Hindistan' da sıcak bir iklim hüküm sürer. Aylık ortalama sıcaklıklar 2-1 - 31 derece arasında oynar. Yağış, özellikle yazın musonların denizden estikleri sırada boldur, soğuk mevsim kurak geçer. Bitki örtüsü bakımından, bölgeden bölgeye önemli farklar vardır. Dekan'ın güney ve batısında, Orta Ganj ovasında stepler ve savanlar büyük alan kaplar. Buralar yağışsız devrelerde kurak bir durum alır. Dekanın kuzeydoğu ve Ganj ovasının doğu bölümleri, yağışı bol olması sebebi ile muson ormanları alanıdır. Ancak buraları kurak mevsimlerde yaprak dökerler. Hindistan'ın en bol yağışlı bölgeleri olan Malabar kıyıları ile Himalaya etekleri tropikal ormanlarla kaplı alanlardır. Himalayalar eteklerindeki ormanların durumu, yükseltiye göre değişen özellikler kazanır. Hayvanlar bakımından da, Hindistan da tropikal ülkeler ormanlarında görülen yırtıcı hayvanlardan, steplerde görülen hayvanlara kadar bol çeşitli hayvanlara rastlanır.

Çin'den sonra yeryüzünün en kala. balık ülkesi olan Hindistan'da nüfus sıklığı, ülkenin çok geniş olmasına rağmen oldukça fazladır. Fakat, kilometrekare başına ortalama olarak 112 kişi olan bu nispet, Ganj ovasında 300-350 kişiye Çık-' makta, Dekan platosunda 50-70 kişiye kadar düşmektedir. En az nüfuslu alanlarda kuzeydeki dağlık bölgeler ile Dekan platosunun bazı kurak bölümleridir. Bu nüfusun büyük bir çoğunluğu çiftçilikle uğraşır (%70). Endüstri ile uğraşanlar % 10 kadardır.

Ekili toprakların % 80 inde tahıl e-kimi yapılır. Bunların başında, yağışların fazla olduğu bölgede yetiştirilen pirinç gelir. Bundan başka buğday ekimi, çay yetiştirilmesi ülkenin önemli gelir kaynaklarını meydana getirir. Şekerkamışı da önemli ihraç ürünlerinden biridir. Endüstri bitkilerinden pamuk, tohumu, susam da önemlidir. Manganez, maden kömürü, demir, altın, mika, kalay, boksit başlıca, madenleri meydana getirir.

Dünyanın en kalabalık ülkelerinden . biri olan Hindistan'da 180 kadar ayrı dil konuşulur. Diller gibi dinler ve ırklar da çok karışıktır.

Çeşitli dinler arasında en çok yaygın olanı Hindu'lar meydana getirir (% 85). Müslümanlar % 9,9 Hıristiyanlar %2,3 bir oran alır.

Halk arasında bir çok sosyal sınıflar hâlâ vardır. Ülkenin pek eski bir medeniyeti ve çoğu şehirlerde kurulmuş bilim kurumlan olmasına rağmen, halkın %90 na yakın bir çoğunluğu okuyup yazma bilmediği gibi, genel bir dil bilmez. Doğal zenginlikleri bakımın, dan dünyanın en zengin ülkelerinden biri olmasına rağmen, bilgisizlik yüzün den, halkın büyük bir bölümü sefalet içindedir. Çok zengin bir hayat yaşayan “raca” ve “mihrace” lerin yanında hemen her yıl yüz binlerce kişi açlık ve hastalıktan ölür.

Tarih: İran hükümdarı Dara, Hindistan'ı bir ara imparatorluğu sınırları içine katmıştı. Büyük İskender zamanında Yunanlılar, Hindistan’a kadar gelmişlerdi. Bu istilâdan sonra Sandrakatos adlı yerli bir hükümdar, bütün Hindistan yarımadasında hükümdarlığını kurmuştu (311 ,395). Hindistan, VI. yüz yılda Orta Asya'dan inen ve büyük bir çoğunluğu Türkler olan istilâcılar arasında bölüşüldü. VII. yüzyılda Afganlar, daha sonra Araplar buraları istilâ ettiler. Uzun yüzyıllar, Asya'nın öbür ülkeleri ile bir ilgisi olmadan yaşayan Hindistan, XVI. yüzyılda, yeni bir istilâ ile karşı karşıya kaldı. Bu gelenler, Türk-Moğol İmparatorluğu adlı bir imparatorluğu kurmuşlar ve XVII. yüzyıla kadar burada hüküm sürmüşlerdi. O devirde meydana getirilen mimarî eserlerin çoğu, hâlâ büyük tarih değeri taşıyan eserler halindedir. XV. ve XVI. yüzyıllarda, kıyı bölgelerinde Portekizliler ve Hollandalılar sömürge kurmağa başlamışlar, daha sonraları buralarda İngilizler ve Fransızlar yerleşmeğe başlamışlardır. Türk - Moğol İmparatorluğu'nun tarih sahnesinden silinmesi (1857) üzerine de, İngilizler ülkeye tamamen egemen olmuşlar ve burada, kendilerine bağlı bir imparatorluk kurmuşlardır.

XX. Yüzyılın başlarında, Hindistan'da millî akımlar başladı. Bu milli akımlar özellikle Birinci Dünya Savaşında çok gelişti. Milliyetçilik akımının liderliğini üzerine alan Gandhi , yıllarca bıkmadan usanmadan uğraştı. Bütün Hindistan'da milliyetçilik akımının kökleşmesine, yayılmasına çalıştı. Hindistan'da İngiltere'ye karşı olan ve bağımsız bir Hindistan kurmak yolundaki bu çalışmalar, İkinci Dünya Savaşı sonunda en yüksek noktasına ulaştı. 1946 yılında Hindistan’daki Müslümanların ayrı bir devlet kurmak istemeleri üzerine, 1947 de biri Pakistan, biri de Hindistan olmak üzere bağımsız iki dominyon meydana geldi. 1950 yılında da, Hindistan bağımsız bir cumhuriyet olarak Britanya Milletler Topluluğu'nun bir üyesi oldu.

ARCHİMEDES PRENSİBİ « Fizik

Herhangi bir sıvı ya da gaz içinde bulunan bir cismin yer çekimi kuvvetinin ters yönünde, yani aşağıdan yukarı doğru bir kuvvetle itildiğini belirten ve hidrostatiği İlgilendiren prensip. Arşimed'in bu itme kuvveti hakkındaki ifadesi şudur: Bir sıvı ya da gaz içine batırılan katı bir cismin, batan kısmının hacmi kadar sıvının ya da gazın ağırlığına eşit bir kuvvetle aşağıdan yukarı doğru itilir. Suya daldırılan cisimlerin ağırlıklarının azalmış gibi görünmesi bu cisimleri yukarı iten kuvvetsin yer çekimi ile ters yönde oluşundan ileri gelmektedir. Cisimlerin hacmini hesaplama işinde faydalanılan bu prensibe göre, bir sıvıda yüzmekte olan bir cismin ağırlığı, o cismin sıvıya dalan kısmının hacmi ile sıvının özgül ağırlığı çarpımına eşittir.

Gazlarda özgül ağırlık küçük olduğu için, cisimleri yukarı doğru iten kuvvet de küçüktür. Bu bakımdan bu prensip daha çok sıvılar için uygulanır.

MİDE « İnsan

Sindirim borusunun, yemekborusu ile ince barsaklar arasındaki şişkin bölümü. Bir J harfi biçimindedir. Ön ve arka iki yüzü, küçük ve büyük eğrilik adını alan iki kenarı, yemekborusu ile birleşen ve “kardia” denen ağzı ile ince barsakla birleşen ve “pilor” denen bir kapısı vardır. Midenin her iki yüzü periton zarı ile örtülüdür. İç yüzü ise mukoza ile kaplıdır. Midenin mukozası içinde salgıları sindirim ile ilgili bezler vardır. Bunların hepsinin salgısına “mide özsuyu” adı verilir. Midenin mukozası ile periton arasında ise mide kasları yer alır. Lifleri uzunluğuna ve değirmi olan bu kasların kasılmaları mide hareketlerini “peristaltik hareketler” meydana getirir. Bunlar, besin maddelerini sürükleyici, sıkıştırıcı ve boşaltıcı hareketlerdir.

CÜLUS BAHŞİŞİ « Tarih

Osmanlı padişahlarının, tahta çıkışlarında sadrazamdan başlayarak devlet ileri gelenlerine, ulemaya ve kapıkulu ocaklarına kanuna göre belli miktarlar üzerinden verdikleri bahşişe verilen ad. Cülus bahşişi verilirken divan toplanır ve para ulufe gibi dağıtılırdı. İlk olarak 1389 da Kosova savaş meydanında tahta çıkan Yıldırım Bayezit'in kapıkulu askerine ve ulemaya bahşiş vermesi ile cülus bahşişi başlamıştır. Zamanla kanunlaştırılan bu usul gereğince (Fâtih devri) tahta çıkan padişahın “Kullarının bahşiş ve terakkileri makbulümdür verilsin” demesi ve bu sözün asker tarafından işitilmesi âdet olmuştu. Cülus bahşişi, Bayezit II. nin taht'a çıktığında devlet adamlarına da atiyyeler verilmesi ile daha geniş bir özellik almıştır.Cülus bahşişi verilmesi, devletin zayıfladığı ve hazinenin darlık içinde olduğu zamanlarda bir takım zorluklar çıkmasına ve bazı kere askerlerin ayaklanmasına yol açmıştır. Hele bu durum, Mustafa I. Osman II., Murat IV. zamanında, İran savaşları ile uğraşıldığı bir sırada, askerlerin bahşiş istemeleri ve bu sebeple ayaklanmaları, saraydaki altın eşyaları eriterek para dökmek ve ayaklanan askere dağıtmak gibi devletin itibarını sarsıcı bir özellik almıştır.

1774 de Abdülhamit I. in tahta çıktığı yılda Ruslarla savaş devam ettiği devletin hazinesinde para olmadığı için cülus bahşişi usulü kaldırılmış, Mustafa IV. zamanında (1807) bu usul yeniçeriler tarafından tekrar canlandırılmak istenmişse de bu isteklerin önüne geçilmiştir.

SALOMON ADALARI « Dünya Coğrafyası

Büyük Okyanus'ta, Melenezya takımadaları içinde İngiltere'ye ait olan adalar grubu. Adaların yüzölçümü 33.340 kilometrekare, nüfusu 103.000 dir. Adalar grubu, başlıca yedi ada ile pek çok adalardan meydana gelmiştir. İkinci Dünya Savaşında Japonlar tarafından İşgal edilmiştir.

BELGRAD BARIŞ ANTLAŞMALARI « Tarih

Osmanlı Devleti ile Avusturya ve Rusya arasında 18 Eylül 1739 tarihinde imza edilen antlaşmalar, 1733 te Lehistan kralı August II. ölümü üzerine tahta seçilecek kral yüzünden Osmanlı Devleti, Fransa, Rusya ve Avusturya arasında anlaşmazlık çıkmış, Fransa, Rusya'ya savaş açmış; bu savaşa, Rusya'nın yanında Avusturya da katılmıştır (1733). Fransa bu sıralarca Osmanlı Devletini de savaşa katmak istemiştir. İran savaşlarından yorgun çıkan Osmanlıların savaşa girmek için tereddüt ettikleri bu sıralarda (1736), Ruslar Azak kalesine hücum ederek almışlar, Kuburun ve Bahçesaray'ı tahrip etmişlerdir. Bunun üzerine Osmanlılar savaşa başlamış ve Dobruca'ya kadar ilerlemişlerdir. Bu sıralarca Ruslarla beraber savaşa katılmak için hazır olmayan Avusturyalılar arabuluculuk teklif ederek Osmanlıları oyalamışlar ve Tuna nehrini geçmelerine bu şekilde engel olabilmişlerdir. Fakat bir süre sonra Osmanlılara savaş açmışlardır. Durmuş olan savaş yeniden başlamış, Osmanlı ve Avusturya orduları arasında Bosna'da Sırbistan'da ve kuzeyde Bulgaristan'da devam eden savaşlar, Avusturyalıların yenilgisi ile sonuçlanmış, sadrazam Yeğen Mehmet Paşa komutasındaki Osmanlı orduları Belgrad önlerine kadar zaferle ilerlemişlerdir. Avusturyalıların bu yenilgileri sıralarında Ruslar da Kırımdan çekilmek zorunda kalmışlar ve böylece Rus'ların bütün plânları bozulmuştur. Ruslar, perişan bir halde Ukrayna’ya çekilmek zorunda kalmışlardır. İki cephede de savaşın Osmanlıların zaferi ile sonuçlanmasına rağmen Sadrazam Yeğen Ahmet Paşa, ilkbaharda yeniden savaşa başlamıştır. Fakat bu savaş fazla devam etmemiş, ilkin Avusturyalılar, Rusya’dan ayrı olarak Osmanlılarla barış antlaşması imzalamak zorunda kalmışlardır. 18 Eylül 1739 da Belgard, Kuzey Sırbistan, Küçük Eflâk Osmanlılara geri veriliyor. Tuna ve Sasa, Osmanlı Devleti ile Avusturya arasında sınır oluyordu.

Bunun üzerine Rusya yalnız başına savaşa devam edememiş, Belgrad'da bulunan Fransız elçilerine Rusya namına barış imzalamak yetkisini vermiştir. Rusya ile Osmanlılar arasında imzalanan bu antlaşmaya göre de Osmanlı Devleti Rusya çariçesine İmparatoriçe unvanı verilmesi için müzakereyi kabul edecek, Azak Rusya'da kalacak, fakat kalesi yıkılacak ve çevresi iki devlet arasında sınır olacaktır. Ruslar, işgal ettikleri yerleri Osmanlılara geri verecekler, Karadeniz’e Rus bayrağı taşıyan ticaret ve savaş gemileri giremeyecektir.

Bu iki antlaşma ile Osmanlı Devleti, daha önce kaybettiği yerleri yeniden aldığı gibi, kuvvetli iki düşmana birden karşı koyabileceğini göstermiştir.