Nedir

DİKİT « Yeryüzü

Yeraltındaki mağaralarda bulunan jeolojik oluşumlar. Nemli olan mağara tavanlarından damlayan kireçli suların buhar olması sonucu, mağaraların tabanında zamanla uzun kalker sütunları meydana gelir. Aşağıdan yukarıya doğru uzanan bu sütunlar, yer altı mağaralarındaki “dikit” oluşumlardır.

Mağaraların tavanında meydana gelerek avize halinde aşağı sarkan oluşumlar da vardır. Bunlara da “sarkıt” adı verilir. Bu iki oluşum, birlikte olduğu İçin, jeolojide, “sarkıt-dikit” şeklinde ifade edilir.

KİTAP « Bilim ve Sanat

Bir ya da birkaç konuya dair eli yazılmış ya da matbaada basılmış sahifelerden ibaret yaprakların, bir arada birleştirilmesi ile meydana getirilen, okumaya mahsus ciltli ya da ciltsiz eser.

Kitap, bugünkü şeklini alıncaya kadar çeşitli şekiller ve safhalar geçirmiştir.

Yazının icadıyla başlayan tarih devirlerinde insanlar yazıyı levha halindeki çamur tabakaları veya balmumu sürülmüş levhalar üzerine yazar veya ucu ince demir kalemlerle tahtaya veya taşa oyarlardı.

Asurlular, Sümerler, Hititler çamur levhalar üzerine çizgi halinde yazılan yazdıkları levhaları fırında pişirmek suretiyle sertleştirerek saklarlardı (Bunlara “tablet” deriz).

Bunlar henüz kitap denecek şeyler değildi. Gerçi binlerce tabletten müteşekkil kütüphaneler vardı; fakat bunlar ayrı ayrı sahifeler halinde tabletlerden ibaretti.

Mısır'da ise en eski zamanlardan beri “papirüs” denilen bir çeşit bitkinin düz olan yaprakları üzerine yazı yazılırdı. Bu yapraklar şerid hâlinde kesilip ıslatılır ve nişastaya batırılıp birkaç kat olarak tokmakla düz bir yerde dövülmek suretiyle kâğıt gibi sahifeler elde edilirdi.

Yazı yazılan papirüs yapraklarının bir kenarına bir tahta çubuk geçirilip ve bu çubuk sağ el ile tutulup çevrilmek suretiyle yaprak açılarak üzerindeki yazı okundukça sol el ile diğer ucu kıvrılmak suretiyle toplanırdı.

Bergamada da deri üstüne yazı yazılır ve bu deriler yan yana konarak kenarlarından bağlanırdı. İmparator Augustus zamanından beri deri yapraklı kitaplar bugünkü kitap şeklini aldı. Bu , suretle iki şekil kitap vücuda gelmişti ki bunun biri tomar şeklinde, diğeri katlama yapraklı idi.

İşte bugünkü kitap şekli bu son katlamalı derilerden doğmuştur. Hıristiyanlığın başlangıcında dine ait kitaplar hep deri üstüne yazılıyordu.

Orta Asya'da ve Çin'de de deri üstüne yazılmış kitaplar yapılıyordu. Çin de paçavradan kâğıt yapmak icat olununca papirüs ve deri yerine bu kâğıtlar kullanılmağa başlandı. El yazması olan kitaplar istihsal suretiyle teksir ediliyordu. Tahta levhalar üzerine ters ve kabartma olarak kazılan yazılarla basma usulünü takip eden harflerle baskı usulü icat olunduktan sonra kitap büyük bir gelişmeye uğradı. Böylece basılanlar elle yazılan kitaplardan daha ucuza mal olduğu gibi aslına da daha sadık bir şekilde basılmağa başlandı. Önceleri bu kitapların resimleri el yazmalarında olduğu gibi minyatürler ve çizgilerle yapılırdı. Fakat 1461 den itibaren Ramberg'de Pfister tarafından tahta üzerine kazılan resimlerle basılmaya başlandı.

1440 tarihinde, ayrı ayrı harfleri yan yana getirmek suretiyle sahife teşkil usulünü bulan Johan Gutenberg kitap basma sanatına yeni bir inkişaf vermiştir.

Durer gibi meşhur kazı ressamlarının kazdıkları klişelerden de resimler basılıyordu. XV. yüzyıldan itibaren kitaplarda kazma resim ancak harita, tıp ve biyolojiye ait resimler gibi açıklayıcı resimler için kullanılıyordu. Kitaplara basılan renkli resimler ise XVIII. inci yüzyılın sonlarında başladı. İngiltere'de kesme kalıplarla boyama usulü tatbik olunmak suretiyle ucuz boyalı resimler basıldı. 1796 da taş üstüne mürekkeple yazı yazılarak basma usulü yeni litografya icat olunmuştu. Bu suretle de kitaplar basılıyor ve boyuna bu usul ile yani litografya usulüyle resimler yapılıyordu. Fotoğrafla yapılan klişeler de kitapları resim cihetinden çok zenginleştirdi. XIX uncu yüzyılın sonlarında stereotipinin tatbiki ve yeni baskı usulleri ve makinelerinin icadıyla kitap her keseye elverişli bir hale geldiği gibi güzellik ve baskı itibariyle de büyük bir gelişmeye uğradı.

Türkiye'de de matbaanın tatbikatından önce kitaplar ya deri veya Hint de ve Türkistan'da yapılan deriye benzer kâğıtlar üzerine yazılıyordu.

Türklerin istanbul'u fethettikleri zaman Avrupa'da ayrı ayrı harfleri yanyana getirmek suretiyle bitaplar basılıyordu.

Fakat Türkiye'de matbaanın uygulama yılı olan 1729 a kadar kitaplar el ile yazılmakta devam etti. O zamanları Paris'te sefir olan Yirmi Sekiz Çelebi Mehmet Efendi'nin Avrupa'daki fikir ilerlemelerinin başlıca sebeplerinden biri, halkın her türlü ilim ve fen kitaplarından istifade etmesi olduğu hakkında verdiği bilgiler Nevşehir'li İbrahim Paşayi ilgilendirmişti.

Yirmi Sekiz Çelebi Mehmed Efendinin oğlu Said Mehmed Efendi Paris'te babasıyla beraber bulunduğu sırada matbaalar hakkında bir fikir edinmişti. İstanbul'da İbrahim Müteferrika isminde lisan bilir ve matbaacılıktan anlar bir zat ile birleşerek İbrahim Paşa'nın da muvafakatini almak suretiyle bir matbaa açmağa teşebbüs etti.

Fakat bu teşebbüse karşı cahil softaların ayaklanmasından çekinen İbrahim Paşa o zamanın şeyhülislâmından bir fetva almak suretiyle bu işi halletti. Bu fetva, ancak lügat kitabı gibi şeylerin basılması hakkında idi. 1729 senesinde açılan bir matbaada bazı faydalı kitaplar basıldı. Fakat biraz sonra softalar halkı ayaklandırarak saraya hücum ettiler ve İbrahim Paşayı katlettiler. Matbaa da kapandı. Bir müddet sonra isyan bastırılınca matbaa tekrar açıldı. Matbaanın ilk bastığı kitap Vankulu adındaki sözlüktür.

Türkiye'de 1831 yılında Mehmet Hüsrev Paşanın himayesiyle Jacqes Ca-illol tarafından tatbik olunan taş basma usulünde de bir çok askerî ve talim kitapları ve haritalar basılmıştır.

Atatürk'ün harf devrimine kadar Türkçe kitaplar eski Türk harflerinin Lâtin harfleri gibi punto üzerine dökülmüş ayrı ayrı şekillerinin tertibi suretiyle basılmakta idi.

Lâtin harflerinin kabulünden sonra ise kitaplar bütün Lâtin harfi kullanan memleketlerdeki gibi soldan sağa yazılmak ve sabiteler de bu şekilde rakamlanmak üzere batı medeniyeti kitaplarının şeklini aldı.

BIÇAK « Sözlük

İlk devirlerden beri kullanılan kesici bir âlet ve silâh. Zamanımızda kullanılan bıçaklar, bir sap ve buna bağlı çelikten yapılmış bir namludan ibarettir. Namlunun keskin tarafına ağız keskin olmayan tarafına sırt, iki yan taraflarına da yüz denir. Bıçakların namluları, ya sabittir, ya da keskin tarafı sapa girecek durumda hareketlidir. Bu özellik, bıçakların kullanılma maksatlarına göre değişir. Evlerde ekmek, sebze, meyve ve çeşitli maddeler kesmek için kullanılan bıçaklar, çoklukla namlulara sabit olan bıçaklardır.

İlk devirlerden beri insanlar tarafından kullanılan bıçakların çok eski bir tarihi vardır. İlk insanlar, koruyucu bir silâh olarak kullanmağa başladıkları bıçakları iki tarafı keskin, yassı yüzlü çakmak taşlarından yapmışlardır. Yontma ve cilâlı taş devrinde yine çakmak taşından yapılmış, fakat daha da işlenmiş bıçaklar kullanılmış, Tunç devrinde, devirler boyunca değişmeyen karakteristik bıçak meydana getirilmiştir. İlk çağlarda Yunan ve Romalılarda tunç ve demirden yapılmış bıçaklar kullanılmış Orta çağda, XIV. yüzyıla doğru çelikten yapılmış bıçaklar kullanılmağa başlanmıştır. Bugün bıçaklar, kullanılan yerlerin özelliğine göre, çok çeşitli biçimlerde bulunur.

ZARA « Türkiye Coğrafyası

Sivas iline bağlı bir ilçe. Yüzölçümü 2.704 kilometrekare, nüfusu 50.501 dir. Yüzeyi, geniş ovamsı bir vadi ile bu vadiyi çevreleyen dağlık, alanlardan ibarettir. Halkının başlıca geçim kaynağı tahıl ekimi ve hayvancılıktır.Merkezi 6.627 nüfuslu Zara kasabasıdır.

ESKİŞEHİR « Türkiye Coğrafyası

Eskişehir ilinin merkezi olan şehir. Nüfusu 153.190 dır. Türkiye'nin altıncı büyük şehridir. İlkçağa ait kaynaklarda bir Frigya şehri olarak gösterilen Eskişehir eski yolların kavşak noktalarında olduğundan büyük gelişme göstermiş ve tarih çağları boyunca önemini muhafaza etmiştir. Özellikle Bizanslılar devrinde önemli şehirlerden biri olmuş ve Osmanlı Devletinin kuruluş yıllarında, Osmanlıların eline geçmiştir.

Kurtuluş Savaşı yıllarında çeşitli savaşlara sahne olan Eskişehir, Cumhuriyet yıllarında büyük gelişmeler göstererek, Türkiye'nin büyük şehirlerinden biri haline gelmiştir.

ESKİŞEHİR İLİ

Orta Anadolu'nun kuzeybatı bölümünde bulunan illerimizden biri. Yüzölçümü 13.163 kilometrekare, nüfusu 368.87 dir. Kuzeyinde Ankara ve Bolu, batısında Bilecik ve Kütahya, güneyinde Konya ve Afyon illeri bulunmaktadır.

Yüzeyi, genel olarak düz ovalar halindedir. Dağlık yerleri azdır. Geniş bir alan kaplayan ovalarında büyük ölçüde hububat ve şeker pancarı ekimi yapılmaktadır. Bu bakımdan, Türkiye'min en önemli buğday yetiştiren bölgelerinden biri durumundadır.

Aynı zamanda bir sanayi ve ticaret bölgesi olan Eskişehir'de halk geniş tarla ziraatı, hayvancılık ve endüstri ile uğraşmaktadır.

DEMOKRAT PARTİ « Politika ve Siyaset

Türkiye Cumhuriyeti'nde faaliyette bulunmuş olan siyasî partilerden biri 7 Ocak 1946 da Ankara'da kurulmuştur. Remzi D.P. dir. Kurucuları Celâl Bayar, Fuat Köprülü Adnan Menderes, Refik Koraltan'dır. 1946 seçimlerine katılmış ve 65 milletvekili ile Meclis'te temsil edilmiştir. 1950 seçimlerinde 411 milletvekili ile iktidara gelmiş, 1954 ve 1957 seçimlerinde yine büyük çoğunluk kazanarak iktidarda kalmıştır.

Tek parti rejiminin doğurduğu siyasî iktisadî ve hukukî güçlükler, geniş çapta memnuniyetsizliklerin belirmesine sebep olmuş ve Demokrat Parti'nin kurulmasında başlıca rolü oynamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra, ülkemizde demokratik bir düzenin kurulması için, iktidarda bulunan Cumhuriyet Halk Partisi mensupları arasında bazı teşebbüslerin belirmesine yol açmış, sonradan Demokrat Partinin kurucuları olan Celâl Bayar, Fuat Köprülü Adnan Menderes ve Refik Koraltan'ın bu partinin Meclis grubuna verdikleri Dörtlü bir takrirle bu yolda ilk adım atılmıştır. Böylece^ 1964 yılında girdiği seçimlerde fazla milletvekili çıkarmamakla beraber, 1950 seçimlerinde, büyük bir çoğunlukla, iktidara geçmiştir.

Demokrat Parti, programında Cumhuriyet Halk Partâsi'nden, başlıca iktisadî politikasında ayrılmakta idi. Demokrat Partinin iktisadî programı, liberal bir politikadır. Devletçiliğin sınırlandırılıp tarif edilmesini ve sınırını aşmamasını savunur. Devletçiliğin, özel teşebbüsün yetişemediği ya da kamu görmediği istihsal alanlarına ve kamu hizmetlerine inhisar etmesini ileri sürer

Demokrat Parti, iktidara geldiği ilk yıllarda, ülkemizde demokrasinin gelişmesi için önemli kanunlar çıkarmış, yeni yeni çalışma alanları meydana getirmiş, artan milletlerarası münasebetlerde Türkiye'nin hakkı olan önemi görmesini sağlamağa çalışmıştır.Fakat, özellikle 1957 yılından itibaren demokrasi konusunda olan tutumunu değiştirmiş ve muhalefet partilerini basını, üniversiteyi kayıtlayıcı hükümler altına sokmağa çalışmıştır.Gittikçe artan bu tutum sonunda, Türk Silâhlı Kuvvetleri 27 Mayıs 1960 tarihinde, Demokrat Parti yönetimine son vermiş ve bütün Demokrat Parti sorumluların, yargılamaları yapılmak üzere tevkif etmiştir.

Yapılan yargılamalar sonunda, Demokrat Parti sorumluları Anayasaya ihlâl suçu ile cezalandırılmışlardır.30 Eylül 1960 tarihinde de Demokrat Parti mahkeme kararı ile kapatılmıştır.